Az gittik, uz gittik

Geçen sene Arjantin’i boydan boya gezip döndükten sonra facebook’a koyduğum resimlerden birine kuzenim Siirt dağlarına benziyor diye tepki verince Türkiye’yi de turist gözüyle baştan başa gezmeye niyet ettik ve bu yaz da bu fikri hayata geçirdik. İstanbul’dan çıktık, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’da gezdikten sonra Karadeniz boyunca ilerleyerek 3 haftada 5000 kilometre katettik. Tabii yol uzundu ve biz yavaş gezmeyi sevdiğimizden bu güzergâhta her yeri detaylı gezmedik, bazı yerleden sadece geçtik. Durup gezdiğimiz yerlerin yanı sıra geçtiğimiz yollar, köyler, dağlar ve bayırlar hafızamıza kazındı. Böyle bir gezinin izlenimlerini bloga sığdırmak zor olsa da en çok iz bırakan yerleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

ŞKarsehir olarak en çok Kars ve Amasya’yı beğendik. İnsan Kars şehrini Orhan Pamuk’un Kar romanından tanıyınca belleğinde karla kaplı boş sokaklı bir şehir canlanıyor. Yazın ortasında Kars ise bizi yeşil ve canlı sokaklarıyla karşıladı. Karslılar kadınlı-erkekli günün her saatinde kaldırımlara masalarını atmış kafe ve restoranları dolduruyorlardı. Kars’ın mimarisi etkileyici. Şehir birbirini dik kesen geniş caddelerle kaplı. Rus ve Baltık tarzı taş evler ise şehre hem görkemli, hem de gizemli bir hava veriyor. Bu özellikleri Kars’ı gördüğüm Anadolu şehirlerinden farklı kılıyor. Yazı pek güzel de olsa Kars sokaklarını bir de karlar altındayken görmek isterim doğrusu. Amasya beni birkaç yönden çok etkiledi. Bana sorarsanız Amasya’yı beğenmemek mümkün değil. İki dağ arasına kurulmuş, ortasından Yeşilırmak’ın tatlı tatlı aktığı, tarih kokan tertemiz bir şehir. Avrupa’daki şehirlerdeki gibi tarihi bir ana kalbi var şehrin ve Amasyalılar yaz Amasyagecelerinde bu kısma gelip nehir kıyısıda yürüyor dondurma/mısırlarını yiyerekten. Hissediyorsunuz ki Amasyalılar şehirlerini seviyorlar ve sevdikleri için de ona iyi bakıyorlar. Bunun yanında neredeyse gözümü yaşartan ise Amasya’daki şehircilik anlayışı oldu. İstanbul ne yazık ki gözümüzün önünde çirkinleşiyor ve içimiz acıyor. Amasya’yı görünce tarihi merkezi ve binaları korumanın, bozmadan güzelleştirmenin mümkün olduğuna şahit oluyorsunuz. Amasya’da yüksek apartmanlar yoktu ve şehrin eski ve yeni kısımları birbirinden ayrıydı. Bravo Amasya Belediyesi!

Hakkını vermek lâzım, bu seyahat boyunca duble yolları tepe tepe kullandık. Fakat bu yollarda araba kullanınca insan çabuk yol alıyor ama haliyle çevrenin güzelliği ile ister istemez arasına daha büyük bir mesafe giriyor. Doğanın tadına vardığımız ve bizden başka tek tük arabanın gittiği bol virajlı dar yollar oldu. Türkiye’nin güzelliğini ve doğanın değişkenliğini bu yollarda hissediyorsunuz. Bu açıdan en sevdiğimiz güzergâhlar Sivas-Divriği, Divriği-Erzincan, Yusufeli-Erzurum, Sinop-Amasra arasındaydı. Sivas-Divriği ve Divriği-Erzincan arası dağlar, vadiler ve köyler etkileyiciydi. Yusufeli-Erzurum arası vahşi dağlık bir bölge olmasının dışında Lonely Planet olmasa varlığından haberim olmayan ‘Gürcü Vadisi’ denilen bölgeye rastgeliyor. Bu bölgeye serpilmiş köylerde Gürcüler’den kalma heybetli kiliseler ülkemizin bir dolu saklı hazineyle dolu olduğunu tekrar hatırlattı bana. Sinop-Amasra arası ise Karadeniz’in otoyolsuz, bakir hali. Denize dik sıradağlar, heybetli kayalıklar, yeşille mavinin buluştuğu boş koylar bir hayli şehirleşmiş Doğu Karadeniz’den sonra iyi geldi.

Çıldır GölüSonsuz Anadolu bozkırları, heybetli sıradağlar, Karadeniz’in her tarafınızı saran yemyeşilliği… Hepsi ayrı güzeldi. Fakat bu gezi boyunca bizi doğa olarak en çok etkileyen Çıldır Gölü oldu. El değmemişliliği, suyunun maviliği, çayırlarının yeşilliğine vurulduk. Arabayı durdurup piknik yaptığımız yerde resmen sineklerin cızırtısından başka ses yoktu. Gölün çevresindeki köylerde ise hasat zamanıydı. Burada tarlaları atların çektiği dövenler sürüyor. Makinesiz tarım bu toprakların dinginliğine çok yakışıyor.

Elbet bu kadar yeri gezdik de sırf dere tepe görmedik. Belki çoğu İstanbullu’nun adını bile duymadığı tarihi eserleri görme fırsatını bulduk. Selçuklu mimarisinin taş işlemelerine hayran kaldık. Sivas Gök Medrese ve Divriği Ulu Cami Sivas Gök Medresegördüğümüz Selçuklu eserlerinden en etkileyicileriydi. Sivas Gök Medrese tamirde olduğundan içerisini göremedik. Fakat göğe yükselen iki minaresi, kullanılan mavi ve taba taşların bozulmamış güzelliği bizi etkilemek için Divriği Ulu Camiyeterliydi. Divriği Ulu Cami ise taş işlemeciliğinin adeta doruğuna ulaştığı bir cami. Her kapısı ayrı güzel.

Ağrı Doğubeyazıt’a vardığımızda seyahatimizin en doğu noktasına ulaşmış, neredeyse İran sınırına dayanmıştık. Sokaklardaki karmaşa ve etrafta erkeklerin çoğunlukta olması Ortadoğu’ya yakınlaştığımızı haber veriyordu. Buradaki İshak Paşa Sarayı iç mimari olarak bir Osmanlı sarayı olsa da taş işlemeleri Selçuklular’dan izler taşıyor, dış mimarisi,
kullanılan taşların rengi ve kubbesi ile binbir gece masallarındaki saraylardan birine geİshak Paşa Sarayıldiğimiz izlenimini veriyordu.

Çıldır Şeytan KalesiDoğu Anadolu’nun dağ ve tepelerinde birçok kaleye rastladık. Bu kaleleri zamanında nasıl yapmışlar insanı aklı duruyor. Bunların içinden Çıldır Şeytan Kalesi ise bizi bu sefer büyülü şato masallarına götürdü. Rapunzel’in şatosu olabilirmiş burası. Kale ıssız bir tepede tek başına yükseliyor. Etrafı yerleşime müsait değil. Bulunduğu tepe bir dere tarafından yarılmış. Manzara tam anlamıyla büyüleyici.

Biliyoruz, söylüyoruz hep memleketimiz güzel diye. Ama böyle dört bir köşesini gezince daha bir anlıyor insan bunu. Gezelim, görelim, kıymetini bilelim, sadece batısının değil ortasıyla, doğusuyla da Anadolu’muzun derim az gidip uz gitmiş biri olarak nacizane.