Kısır döngüler silsilesi

Gezi olayları süresince ne kadar blog yazma isteğiyle dolup taşıyorduysam, 17 Aralık’tan beri o kadar yazasım yok. O güzellikler denizi, insana Türkiye’nin geleceğene dair umut veren günler ile şu an su üstüne çıkmış kirlilik ve yozlaşma bataklığının verdiği bıkkınlık birbirine çok uzak iki dünya sanki. Bugünlerde gazeteleri okuduğumda yılların gazetecilerinin o günlerdeki iyimserlikten karamsarlığa, hatta depresyona sürüklendiklerini görüyorum. Nasıl sürüklenmesinler ki? Tarihinde bu kadar çok kısır döngüyü tekrar tekrar yaşamış bir ülke var mıdır acaba? Bazen bunun tarih eğitimimizin eksik ve yanlışlığına da bağlıyorum. Her sene Sümerler’de başlayıp çok partili demokrasiye geçişle biten ve bu plağın her sene tekrar tekrar döndürüldüğü bir dersti tarih dersi… Bu yüzden belki tarih hep tekerrürden ibaret ülkemizde.

Neyse, yine de insan merak ediyor olan biteni, bu bilgi kirliliğinde hiçbir haberin pek değeri olmasa da. Dün kablolu yayından aldığımız Türk kanallarında gezinip haberlere bir bakayım dedim. Rastladığım haberler beni tekrar tekrar dumura uğrattı.

ATV Haber Ümraniye’deki 16 katlı bir apartmanın çatısında çıkan haberi veriyordu. Yangındır bu her yerde, her zaman çıkabilir tabii. Haberin esas ilginç(!) yanı itfaiye merdivenlerinin apartmanın çatısına ulaşmamasıydı. Merdivenler sadece 11. kata kadar ulaşabiliyordu. Nasıl yani? Ben çok mu Avrupalı oldum bilemedim ama bir ülkede her taraf yüksek yüksek apartmanlarla doldurulurken itfaiyesinin merdivenleri nasıl yetersiz uzunlukta olabilir? Üstüne üstlük anlaşılan bu apartmanda yangın merdiveni de yoktu. Yukarı katlardaki vatandaşlar balkonlarında kurtarılmayı bekleyip, aşağıdakiler de normal apartman kapısından çıktığına göre.

İnsan canının bu kadar ucuz olması ve insanların da bunu sorgulamadan kabul etmesi tahammül sınırımı aşınca geçtim bir sonraki kanal Samanyolu’na. Buradaki rastladığım haber ise Bakan Ala’nın Erzurum’da ‘Hocaefendi’ hakkında sarfettiği sözlerdi. Sabırla tekrar tekrar baştan sarma aynı görüntülerin tekrarlandığı haberi sonuna kadar seyrettim. Erzurumlu vatandaşlarla görüşmeler yapılıyor, konuşulan vatandaşlar sürekli Hoca’nın hizmetlerini, örneğin Afrika’daki çocukların Türkçe konuşmalarını anlatıp böyle yüce bir insana laf etmenin yakışık almadığından dem vuruyorlardı. Sonra yine Erzurumlu bir hoca ile konuşuluyor, bu hocada uzun uzun Müslümanın Müslümana kötü söz söylememesi, saldırmaması gerektiğini ayetlere dayanarak salık veriyordu.

Bu ufak vaaz bültenine de ancak bir haber boyunca dayanabildim. Geçtim Kanal D’ye. Burada dört haber süresince kalabildim. Birinci haber Kocaeli’de patlayan NATO boru hattıydı. İşini bilen vatandaş hattın geçtiği yerden arazi kiralamış, tüneller kazıp bedava gaz almanın yolunu bulmuş, ne yazık ki teknik bir hata sonucu ise büyük bir patlama meydana gelmişti. Böyle yaratıcı, girişimci beyinlerin enerjilerini sarfedecek başka alanlar olmamasına mı yanayım, yoksa mahallenin içinden geçen boru hattının nasıl bu kadar başı boş bırakıldığına mı bilemedim. En iyisi biz balık baştan kokar deyip bir sonraki haberimize geçelim.

İkinci haber bir otobüsün çarpması sonucu ölen ana-kız üzerineydi. Trafik kazası haberlerine dayanamıyorum. Nasıl bu kadar normalleşebilir hergün onlarca insanın aynı sebepten ölmesi ve nasıl buna rağmen bu kadar kötü araba kullanılabilir aklım almıyor çünkü. Evet safım ben, zaten saftım da sanırım bir Kuzey Avrupa ülkesinde yaşayınca iyice saflaştım. Haberde kaza kurbanı ailenin şoföre dava açtıklarını ve kamera görüntülerinde şoförün çarpışma anında sigarasını yakmak üzere cebindeki çakmağı almaya çalıştığı için kusurlu olduğu söyleniyordu. Tabii ki yayaya çarpan şoför kusurludur, hele ki sigara yakarken dikkatini yoldan ayırıyorsa. Fakat yayaların durumuna ne demeli? Haberde yolun tamir için ikiye ayrıldığı ve karanlık olduğu söyleniyor. Bu demek ki bu anayol ve yayalar kelle koltuk, gelen arabanın hızını ve yol koşullarını göze almadan kendilerini yola atıyor. Belki de 5 metre ötede yaya geçidi var ama vatandaş üşeniyor. Dedim ya, vatandaş kendi canına da değer vermiyor. Bize birşey olmaz kaderciliği, ya da olursa da kaderdir. İyi de kardeşim…

Bundan sonraki haber de yine otobüslerle ilgili. Kayseri’deki son büyük ölümlü kazadan sonra Türk’ün aklı sonra gelir misali yeni tedbirler alınacakmış. Garlarda artık kış lastiği kontrolü olacak, otobüslerde tüm yolculara emniyet kemeri zorunluluğu gelecekmiş. Kış lastiği fazla yakıt yaktığı için bazı şirketler koymuyormuş bile bile, masraf olmasın diye! Ayrıca mikrofon uzatılan otobüs şoförü emniyet kemeri zorunluluğunun işe yaramayacağını iddia ediyordu. Çünkü vatandaş sıkılırmış uzun yolda kemerle. Oldu peki, sıkılma sen vatandaş ama öl, ya da sakatlan, problem değil. Yeter ki kıymetli vücudun kemerle bağlanmasın!

fuarCanınızı sıktım mı bunları yazarken bilemiyorum, ama benim kalbim sıkıştı bu haberleri seyrettikçe. Neyse ki sonraki haber pek neşeliydi. Kanal D haber bülteni bizi İstanbul’daki mobilya fuarına götürüyordu. Haberin en bomba kısmı resimde gördüğünüz fantastik yataktı. Bu yatak sanki başlı başına bir yatak odasıydı. Hatta bir uzay gemisiydi adeta. Yatağın ayak ucunda televizyon, yatak başında ise müzik sistemi ve cep telefonu şarj etme yerleri vardı. Geleceğin yatağıydı vesselam. Fuarı gezen ailenin 10 yaşlarındaki kızları babasına bu yatağı istediğini belirtti. Babası da kameralar önünde büyüyünce kızına bu yatağı alacağına söz verdi. Röportaj bundan sonra yatağın fiyatının ne kadar olduğuna geldi. 15 bin liraymış sadecik. Nasıl yani? Hakikaten alacaklar mı bu yatağı kıza?

Bundan sonra bende film koptu. Yaklaşık yarım saat süren Türk haber bültenleri serüvenime bir son verdim. Kalbim ve beynim daha fazlasına el vermedi. Derin bir nefes alıp Hollanda haberlerine döndüm.