Taksim’de olmak vardı…

Dile kolay, on seneyi aştı yurtdışındayım. Bu süre zarfında doğumlar, ölümler, düğünler oldu, elimden geldiğince sevdiklerimin yanında olmaya çalıştım. Olamayınca üzüldüm. Ama ne yalan söyleyeyim, bir eksiklik hissetmedim. Belki de neler kaçırdığımı tam olarak bilemediğim için.

Ama bu işin bireysel boyutu. Bir de geride bıraktığınız şehir var, ülke var. Ve bu ülke müthiş bir hızla değişiyor. Her geldiğinizde zaten hazırsınız sokağınızın, yolların değişmiş olabileceğine, o son geldiğinizde gittiğiniz kafenin yerinde yeller esiyor olabileceğine. Halbuki Avrupa’nın herhangi bir şehrine seneler sonra gittiğinizde hoşunuza giden yerleri elinizle koymuş gibi tekrar buluyorsunuz. Ama bazı mekanlar, yerler vardır ki kurumlaşmıştır, Türkiye gibi çok değişken bir ülkede bile oralara dokunulmayacağını düşünürsünüz. Mesela bir İnci Pastanesi böyledir, Emek Sineması öyledir. Evet, bu iki Beyoğlu mekanına dokunduklarında içim acıdı resmen. Sanki tarih benden koparıldı, son bir kez veda bile edemeden. Gurbette olmak tarihin yok oluşuna uzaktan tanık olmak demekmiş bunu öğrendim. Peki İstanbul’da olsaydım ne olacaktı? Protesto edecektim belki, en azından bir veda edebilecektim. Orada olacaktım, tarihe tanıklık edecektim, sadece ruhumla değil bedenimle de. Çoktandır dokunuluyordu Taksim ve çevresine. O yüzden de Taksim Meydanı’na da dokunulacağını kanıksamasam da, buna kesin gözüyle bakıyordum.

Sonra 31 Mayıs 2013 sabahına uyandım. Internette gazetenin webtv’sinden Gezi’deki çadırların sabaha karşı yakıldığını gördüm. İnsanların o savunmasız kumaştan evlerinin yıkılmasını çaresizlikle seyretmelerini. Sonra TOMA’yla püskürtülüp yere fırlatılan adamı gördüm. Ağladım. Nasıl bir insan göz göre göre zarar verebiliri gördüm. Haykırmak istedim. Orada olmak istedim. Arkadaşlarım, İstanbullular ve sonra diğer şehirlerdekiler sokaklara döküldükçe biraz olsun içime su serpildi. Bedenimle olmasa da ruhumla oradaydım sanki onlar yoluyla.

Ama doğrusu ya kesmedi, inanın hiç kesmedi ve bu kadar sene gurbetten sonra ilk defa telafi edilemeyecek bir eksiklik hissettim. Yetmişlerin sonunda doğmuş biri olarak silik 28 Şubat dönemi anılarının dışında tarihe tanıklık ediyorum duygusuna kapılmamıştım. Şimdi ise adeta her gün tarihe yeni bir kritik sayfa ekleniyor ve ben bunlara sadece uzaktan seyirci olarak bakıyordum. Tarihi yazamıyordum. O havayı soluyamıyordum. Bu sefer gerçekten orada olmalıydım ve olmamakla çok şeyler kaçırdım. Omuz omuza yürümeden, o biber gazını yemeden, o maskeyi takmadan, sloganlı duvarları görmeden, flamalı AKM’nin üstüne çıkmadan, Gezi’de pişirilen aştan katık almadan, Meydan’da karlı kayın ormanlarını söylemeden, yeryüzü iftarında oruç açmadan Gezi ruhum eksik kaldı. Çünkü bu sefer ben bedenimle orada olmalıydım, direnmeliydim.